Dolmuş Durağı

Soğuk bir kış sabahıydı. Ocak ayının son günleri gelirken kara kış sanki var gücünü kullanıyordu bu şehrin üzerinde. Okullarda öğrenciler için birinci yarıyıl bitmişti ancak biz öğretmenler son bir toplantı için bir araya gelecektik. Toplantıda öyle aman aman da yapacak bir işimiz yoktu, belki yirmi otuz tane kâğıt imzalayacaktık o kadar. Zaten bizler toplantının amacının bu olmadığını da biliyorduk. Pandemi dolayısıyla eğitime evden devam ettiğimiz için uzun bir aradan sonra bir araya gelmekti maksat. Bir araya gelmenin zor olduğu bu salgın döneminde bir insanın değerini daha iyi anlıyorduk. Hava soğuk da olsa sıcak bir sohbetin içimizi ısıtacağı aşikârdı.

Kahvaltıdan sonra hızlıca hazırlandım. Gri ve siyah yatay şeritli kravatımı taktım. Siyah paltomu giyip gri fularımı da boynuma taktıktan sonra evden çıktım. Okulum merkez okul olmasına karşın ilçe merkezinin üç dört kilometre dışında kalıyordu. Bu yüzden okulumun güzergâhından geçen bir köy dolmuşu kullanıyordum. Her yarım saatte bir sefere kalkan dolmuş beni beş on dakikada okula ulaştırıyordu.

Toplantı saat ondaydı. Ben dokuz buçuk dolmuşuna yetişmek için evden çıkmıştım. Dışarıda eksi yirmi dereceye yakın bir soğuk vardı. Oldukça büyük bir ilçe olmasına rağmen bu soğuk Elbistan’ı sessiz sedasız kılıyordu. Çarşının merkezinde dahi insanlar el ile sayılacak kadar azdı. Vakit devlet dairelerinin başlama saatini geçtiği için şehir iş trafiğini de üstünden atmıştı zaten. Yol kenarındaki çukurlarda donmuş su birikintileri insanın içini titretmeye yetecek bir tabloydu. Şehrin sessizliği normal görmek gerekirdi bu yüzden. Ben tüm bunları aklımdan geçirirken dolmuş durağına gelmiştim. Orada duran şoföre sordum:

— Kaptan hangi araç yola çıkacak?

Beni şöyle bir süzdükten sonra kıyafetimden tahmin etmiş olsa gerek öğretmen olduğumu…

— Hocam dokuz buçukta gidecek aracın geceden mazotu donmuş, sanayiye gitti o yüzden. Ben de saat onda çıkarım, acelen yoksa biraz bekle.

‘’Bu saatten sonra acelem olsa da bekleyeceğim.’’ dedim içimden. Orta yaşın biraz üstünde, saçları epey dökülmüş, zayıf, uzun bir adamdı. Tanışıvermiştik ayaküstü Ali Kaptan’la orada. Ellerinin üstü çatlamıştı hep soğuktan. Burası başka dolmuşların da başlangıç noktasıydı aynı zamanda ve her ayrı şoför ekibi için bir oda ayrılmıştı. Ali Kaptan beni içeri davet etti.

— Gel hocam, soğukta bekleme!

Ben de ufak bir tebessümle cevap verip odaya geçtim. Ortadaki sobanın etrafına derme çatma birkaç koltuk eski de bir kanepe atılmıştı. Kapının hemen sağ tarafında da elli iki ekran bir tüplü televizyon duruyordu. İçeride biri ellili biri otuzlu yaşlarında iki adam daha oturuyordu. Ali Kaptan kapının önünde birisine daha sesleniyordu.

— Hasan Abi ne yapıyon soğukta? Sobayı yaktım gelsene.

Ali Kaptan, Hasan Abi diyordu ama benim için Hasan Amca’ydı içeri gelen adam. Yaklaşık yetmiş yaşında, kırışıklıkları oldukça artmış, hafif kilolu ancak yaşına rağmen fiziksel olarak oldukça dinç, giyim olarak da oldukça şıktı Hasan Amca. Kahverengi kadife pantolonu, lacivert düz paltosunun altında koyu mavi, kareli kışlık bir gömleği vardı. Önü açık paltosunun yaka kısımlarının altından beliren pantolon askısı ayrı bir şıklık katıyordu ona. İçeridekiler onu tanıyor ve oldukça saygı gösteriyorlardı. Derme çatma da olsa başköşedeki koltuğa davet ettiler Hasan Amca’yı.

İçeride laubali bir sohbet dönüyor ancak Hasan Amca hiç dahil olmuyordu. Sadece kendisine bir şey sorulursa cevaplıyordu. Daha sonra dolmuşun kenarında bekleyen bir bayan olduğunu gören Ali Kaptan on dakikaya çıkacağını söyleyerek onu da içeri davet etti. İçeri gelen bayan benim okulumda görev yapan Nefise Hoca’ydı. Beni görünce de ufak bir konuşma başlattı:

— Merhaba hocam, nasılsınız?

— İyi diyelim iyi olalım hocam, siz nasılsınız?

— Teşekkür ederim.

Hâl hatır sorma faslının ardından odada ufak bir sessizlik oldu. İçeriye bir bayan öğretmenin gelişi laubali sohbetin sonunu getirmişti çünkü. Ancak çok geçmeden daha seviyeli bir sohbet başladı ve bu sohbete Hasan Amca da katılıyordu. Konu yaşamın zorluğundan ülke ekonomisine kadar gelmişti. Ekonomiden aşırı şikâyetçi olduğu belli olan Hasan Amca yine de hiç sakinliğini bozmadan eleştirdi bu durumu. Sonra da derin bir iç geçirip ‘’Çok şükür sağlığımız yerinde.’’ dedi. Bunu demesiyle iç cebinden sigara çıkarması da bir oldu. Sonra anlatmaya başladı Hasan Amca:

— Benim üç şeye zaafım var; sigara, kahve, alkol. Aslında hastalığım da var ama bırakamıyorum. Bir gün hastanede randevum var. Doktoru beklerken orada bir roman okuyorum. Aziz Nesin’in ‘’Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’’ adlı romanı. Çok severim Aziz Nesin’i de. Sonra doktor beni içeri çağırdığında ‘’İlk defa burada beklerken kitap okuyan bir hastaya rastladım. Bu yaptığın çok hoşuma gitti ama sigarayı bırakman gerek.’’ dedi. Ben de ‘’Doktorum tutamayacağım sözü veremem ama hatırın için denerim.’’ dedim. Azalttım da bayağı ama tam olarak bırakamadım. Sahi yasak mıydı burada içmek?

Duvarda sigara içilmez yazısı vardı aslında ama Ali Kaptan:

— Sana serbest ya bir şey olmaz biz de yola çıkacaz zaten.

— Yok, öyle olmaz ben dışarıda içerim.

Ben de ‘’Çıkacağız cidden Hasan Amca iç burada.’’ dedim ama ‘’Olmaz, bir kural varsa o kural herkes içindir.’’ deyip çıktı. Biz de Ali Kaptan ve Nefise Hoca’yla yola çıktık birkaç dakika sonrasında. Hasan Amca’nın mütevaziliği, beyefendiliği çok hoşuma gitmişti. Yolda Ali Kaptan’a lafını açtım.

— Hasan Amca çok kibarmış valla

— Öyledir, bakma sen ona oradaki tüm durakların sahibi kendi.

— Hadi ya!

— Öyle ya Elbistan’ın en zenginlerinden… İngiltere’de yaşıyordu pek uğramazdı buralara ama yaşlanınca hepten döndü. Baya hasta zaten eee para her şey değil.

— Doğru, sonuçta ölümlü dünya ama mesele insanlık… Biz müsait bir yerde inelim Ali Kaptan.

— Tamam hocam, hayırlı günler.

— Sağ olasın Ali Kaptan, hayırlı günler.

Beş on dakika gecikmeli de olsa okula gelmiştik. Zaten be hala Hasan Amca’nın gösterdiği mütevazilikteydim. Durakların hepsinin sahibi olduğunu öğrenince gösterdiği tutum daha bir değerli gelmişti. Eee ne demiştik ‘’Mesele insanlık…’’ Hasan Amca da güzel insandı tanıdığım kadarıyla. Bir insanı ne kadar sürede tanıyabilirdik ya da iyi tanıyabilmek için neye ihtiyacımız vardı? Bu soruların cevapları sürekli değişkenlik gösterir. Ancak iyi insan değişkenlik göstermezdi, şartları değişkenlik gösterse bile…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: