Öne çıkan

İstasyon İnsanları

Yine bir iş günüydü ve giyeceği gömleği ve pantolonu geceden ayarlamıştı. Bunu yapmasa uyandığında dolabı açıp on dakika dikilir önünde ve hiçbir karar veremeden mutfağa gider kahvaltısını hazırlardı. Sabahın yedi buçuğunda yaptı kahvaltısını. Ona ‘’Bu saatte nasıl kahvaltı yapıyorsun?’’ diye soranlara gayet de güzel yapıyorum deyiverirdi.

Evden yine erken çıkamamıştı erken uyansa da, giyeceği şeyler hazır olsa da. Ne yaparsa yapsın saatinden önce çıkamazdı. Nasıl olduğuna da anlam veremiyordu bu durumun. Ama her zamanki koşuşturmacayı yaşamasa ne anlamı kalırdı metroya yetişmesinin. O mücadele hoşuna gidiyordu belki de. Bir teknik adamın ‘’Güzel olan yolun sonu değil, güzel olan yolun kendisi.’’ dediği gibi… Rahat rahat yürüyüp zamanından önce durağa gelip beklemek değildi istediği. Sadece topuk sesi duyduğu metro durağında beklemek onun içini açmıyordu pek. Tam merdivenlerin basamaklarını inerken gelen metroyu yakalayıp hiç beklemeden yola devam etmek istiyordu.

Bugün iki dakika geç çıkmıştı evden. Adımlarında sanki bir yere acelesi varmış ama yetişmese de olurmuş havası vardı. Bu kez merdivenleri inerken durağın boş olduğunu fark etti. Kaçırmıştı her gün aynı saatte geçen metroyu. Metro yeni gittiği içindir durak bomboştu. ‘’Acele etsem yetişir miydim acaba?’’ dedi kendi kendine. Gelenler oluyordu ve durak yine kalabalık bir hal aldı. Ama ne fark eder yine çıt ses çıkmıyordu insanlardan. Sadece donuk bakışlarla gelecek metroyu bekliyordu hepsi. Biraz gecikti diğer metro. Beklerken süre artınca da canı sıkılırdı Arif’in. Sonra aklına ‘’Beklemek mi zor, bekletilmek mi?’’ sorusu geldi ve düşünmeye başladı. Yıllardır böyle anlarda aklına geldiğinde bu soruyu düşünürdü ama hiçbir zaman da net bir cevap bulamayıp geri bırakırdı. Düşünmeyi seviyordu ama Arif, sonuca ulaşmasa da… Sonunda geldi ve müthiş bir kalabalık toplu şekilde hücum ediyordu metroya. Kendisi binemeyeceğini anlamıştı bu sefer, hiç zorlamadı bu yüzden. Aklındaki soruyu düşünmeye devam etti giden metroyu umursamayıp. Devam etti ama düşünüyse de bulamadı yine bir cevap. Belki de güzelliği buradaydı işin. Neyse deyip giden metronun ardından kafasını yana çevirdi. Elinde valizle kendine doğru bakan bir genç gördü. Zayıf yüzlü, sakalsız, hafif yanık tenli ama bu tatilden olacak yanık bir ten değildi. Belli ki güneşin altında çalışıyordu. ‘’Kaçırdık’’ dercesine bakıyordu genç ve gülümsüyordu bir yandan. Arif de gülümsedi ve kaçırdık dercesine kafasını salladı. Genç muhabbet açmak için birkaç cümle sarf etti. Ama oralı olmadı Arif ve gülümseyip gençten uzaklaşırcasına yürüdü istasyonda. Kocaman istasyonda bir tek o gencin sesi çıkıyordu bir de Arif’in adımlarının sesi… Sonra duraksadı ve bir köy delikanlısı havası sezdi gençte Arif. Bu donuk istasyona bir ses getirmişti genç aslında. Bu samimi bir duyguydu ve hoşuna gitmişti Arif’in. Kaçmadı sonra gençten ve konuşmaya başladı onunla. Abi diyordu Arif’e genç. ‘’Yaş kaç abi?’’ diye sordu ve Arif ‘’yirmi üç’’ dedi. Genç aynı yaşta olduğunu öğrenince bir duraksadı. Elini kafasına attı, nasıl olur dercesine. ‘’Aynı yaştaymışız abi.’’ dedi. Aynı yaştaydılar ama Arif’i abi yapan neydi? Üzerindekilere baktı hem kendinin hem gencin. Sonra kulaklarında Barış Manço’dan ‘’Meğerse tüm keramet ceketteymiş be Ahmet’’ sözleri çınladı. Ceket kul Ahmet’i nasıl Ahmet Bey yaptıysa Arif’i de abi yapmıştı sanki. Güldü içten içe. O sırada genç hala bir şeyler konuşuyordu ama Arif’in aklında, saygıyı sosyal statünün gördüğü, izdihamı vardı. Her insan saygıyı hak etmiyor muydu oysa?

Sonra metronun gelişinin çirkin sesiyle bir hareketlilik oldu istasyonda. Kapıları açıldı metronun ve insanlar var gücüyle yerleşmeye, bir koltuk bulmaya çalışıyordu. Genç de bu insanlardan biriydi ve hoşça kal bile diyemeden metroya girme kaygısıyla başka yere yöneldi. Arif hiç acele etmeden girdi metronun kapısından. Gencin adını bile soramamıştı, bir hoşça kal bile diyememişti. ‘Neyse’ deyip yoluna devam etti Arif de… Yoluna devam etmekten başka da bir seçenek yoktu sanki. Her halükarda insan yoluna devam etmeliydi değil mi? Birkaç durak sonra Arif de kendisine oturacak bir koltuk buldu.

‘’İstasyon insanları buradalar tesadüfen, aynı rüyayı görüp ayrı yerlere giden…’’ diye bir şarkı geldi aklına ve mırıldanmaya başladı içten içe. Sonra çıkarıp kulaklığını açtı Teoman’dan İstasyon İnsanları adlı şarkıyı. Ve içindeki hissi yaşayarak dinlemeye başladı. Şarkıyı dinlerken metronun karşı camındaki yansımadan fark etti ki yanındaki tüm koltuklar bomboş. İstediğime oturabilirim diyordu sanki yüzüne yansıyan hafif gülümseme. Sonra garip bir his oldu içinde. Bu koltuklar biraz önce paylaşılamayan koltuklardı çünkü. Tüm bu kargaşanın, paylaşılamayan koltukların değersizliğini görmüştü adeta camdaki yansımadan.

Bu kez de bu anlamsız kargaşanın sebebini düşünmeye koyulur kendi kendine. Yine düşündüğüyle kalır tabi Arif. ‘’Ne diye düşünüyorsam?’’ gibi bir surat ifadesiyle kendine kızmıştı sanki bu sefer de. Sonra da ineceği durağa geldi ve iş yerine doğru yürümeye başladı. Yanıtsızdı kafasında, istasyon insanlarının kargaşa sebebi. En sonunda ‘insan olmaktır’ dedi belki de tek cevap, insan olmak…

Volga Kızıl Akarken

İlk görev yeri olarak atandığı bir köy okulunda İngilizce öğretmeniydi Alperen. Ilık Ege kıyılarının meltemlerini bırakıp gelmişti bu karasal iklimin boy gösterdiği doğu ilçesine. İklimleri, coğrafi bölgeleri, bunca yolu aşıp gelince kültürel farklılıkları görmemek mümkün mü? Alperen üslubuyla, bakış açısıyla, giyimiyle ilk bakışta belli ediyordu farklı bir yörenin insanı olduğunu. Buralar dar geliyordu ona belliydi ama elindeki ile yetinerek de mutlu olmayı biliyordu sanki. Farklılıkların içindeki güzellikleri görebilmekti zaten aslolan.

            Gelmesinin üstüne altı yedi ay kadar da vakit geçmişti Alperen’in. İlçeyi, görev yaptığı köyü ve kültürünü biraz tanımış bir miktar da adapte olmayı bilmişti. Kendinden de bir şeyleri buradaki insanlara aşılamayı amaç edinmişti bir yandan. Bunun ilk adımı olarak köy yerindeki öğrencilere kitap okumayı sevdirmek için çabalamaya başlamıştı. Tarih öğretmeni olan babasından kalan bir alışkanlıktan elinde, çantasında hep bir kitap olurdu Alperen’in.

            Okulda olduğu bir kış günüydü ve yetmiş seksen yaşlarında bir amca okula gelip bulmuştu Alperen’i. ‘Evladım bana Volga Kızıl Akarken adlı kitabı bulabilir misin?’’ dedi. Alperen içinden hangi öğrencinin velisi acaba diye düşünürken ‘’Tamam amca bulurum.’’ deyip geçiştirdi. Amca birkaç gün sonra tekrar okula, Alperen’in yanına uğradı.

— Evladım, bulabildin mi kitabı, Volga Kızıl Akarken?

— Bulacağım amca, haftaya gel al kitabı.

Bu ikinci ziyaretin üzerine Alperen içinde biraz merakla birlikte kitabın siparişini verdi. Kitap bir Kırım Tatar Türk’ünün Sibirya’ya sürgüne gönderilmesini ve yaşadığı anıları konu alıyordu. Diğer hafta geldiğinde amca okula gelip kitabı aldı. Almadan önce bir isim yazıp imza atmasını istedi. Alperen merakını yine saklayıp bir şey sormadı, amcayı da kırmadı. Bir tarih bir isim yazdı bir de imza attı verdi kitabı. Alperen kitabı amcanın kendisi için istediğine, okuma ihtimaline hiç yormamıştı. Buralarda okuyan pek de birine rastlamamıştı hani. Aradan geçen bir haftadan sonra amca yine okula geldi.

— Evladım ben bu kitabı bitirdim, buyur.

Kitabı amcanın okuduğunu öğrenince çok mutlu hisseden Alperen içten bir tebessümle:

— Amca kitap sende kalsın ben sana hediye ettim. Ama soramadım da merak ediyorum mevzusu ne bu kitabın?

— Senden iyi olmasın bir öğretmen vardı bu okulda. Bana sürekli kitap verirdi, ben de okudukça geri getirirdim. Buradan ayrılmadan önce de bu kitabın ismini söyleyip mutlaka oku demişti. Sen de sağ olasın, bu duruma vesile oldun…

Ufak Bir İş İçin

O gün öğleden sonra ehliyet için nüfusta randevum vardı. Hazırlanıp çıktım işimi halletmek adına. Önce sürücü kursundan dosyamı alacaktım. Nüfusa götüreceğim evraklar dosyadaymış. Zaten randevu tarihini de sürücü kursuyla belirledik. Neyse dosyayı almak için gittiğimde kursun başkanının çıktığını, dosyaların dolabında olduğunu, dolabının da kilitli olduğunu söylediler. Daha sonra da benden özür dileyerek başka bir güne randevu almamı istediler. İçimden ‘’Yalnız bu sorumsuzluk, sonuçta bu işin tarihini de saatini de biliyorsunuz.’’ demek geçti. Ama sinirlensem elime ne geçecek; anlıyorum, sağlık olsun deyip çıktım binadan.

           Caddeye indiğimde ‘’Boşu boşuna geldik iyi mi?’’ dedim kendi kendime. Yeni aldığım botlar da ayağımı vuruyordu üstelik. O sırada:

Kundurası vurmadığı zamanlarda

Anmazdı ama Allah’ın adını

Günahkâr da sayılmazdı

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.

Satırlarını sayıklamış Orhan Veli’den. O değil cadde üzerinde biri dikkat kesilse bu deli ne konuşuyor kendi kendine diyebilir. Ancak pandemide uygulanan yasaklarda esneme yapıldığı belli oluyordu ilk günlerinden. İnsan kalabalığı var ama hepsi kendi telaşesinde kayboluyordu sanki. Ben de dışarı çıkmışken biraz yürümek istedim fakat bu kalabalığın içinde değil. Daha sakin bir yola doğru yönümü değiştirdim. Ağır adımlarla on dakikalık bu yolun sonunda şehrin içinden geçen nehri görmüştüm. Trafiği tek yön olmasına rağmen iki tarafına da baktığım, şeritleri dar bir yoldan karşıya; nehrin kıyısına geçtim. Bir iki dakika sonra nehrin korkuluklarının yanında sakinliği bozan bir topluluk çarptı gözüme. Bu topluluk yolun karşısındaki çay ocağının müşterileri olsa gerekti. Orta yaş ve üzeri sınıftan ikili, üçlü nadiren de dörtlü ekipler iskemlelere oturmuş, çaylarını yudumlarken sohbet ediyorlardı. Birçoğu, vücudunun sağ tarafından vuran güneşle gözlerini hafif kısmış, yüzünü nehre dönmüş vaziyette oturuyordu. Lacivert paltolu, hafif kır saçlı bir adam etrafında oturan üç kişiye derince bir şey anlatırmışçasına ellerinin parmaklarını birbirine geçirmiş, ağır ağır konuşuyordu. Ben de ağır ağır yürümeye devam ettim bu tablonun kıyısından.

            Baharın ilk günlerinin sıcak bir giriş yapması insanların yüzündeki samimiyeti artırmıştı sanki. Ya da bahardan bağımsız; yasakların kalkmasıyla yeniden mekânlarını açan esnafların neşesiydi bu. On dakika daha yürüdükten sonra evime yaklaşmıştım iyice. Botların ayağıma verdiği acıya rağmen nehrin kıyısından ayrılmak istemedim ve iki dakika daha uzattım yolumu. Burası daha sakin nehrin korkuluklarının olmadığı ufak kıvrımlı bir yoldu. Hatta beton basamaklarla nehrin sularına dokunabilecek kadar alçalan bir kısım vardı. Tam o kısmın beton basamaklarında şehrin kalabalığından kaçmış başörtülü iki yaşlı teyze oturuyordu. Yanlarında ufak krem rengi bir termosla çay ve iki karton bardak vardı. Hiçbir şey konuşmadan manzaranın keyfini çıkarıyorlardı. Belki kardeş belki dert ortağıydı bu iki kadın. Belki de her ikisi birden bilinmez. Görünen sadece şu ki: Bir tutam huzuru yaşıyorlardı şu anda…

            Belki ufak bir iş için çıkmıştım onu da halledemedim ama bir sorumsuzluk, güzel bir manzara, biraz topuk acısı ve birkaç sıcak tablo sığdırmıştım yirmi dakikalık yürüyüşe. Daha ne olsun deyip evimin yolunu tuttum.

”Çirkince” İnceleme

Garip bir başlık olmuş olabilir. Bu yazıya Sabahattin Ali’nin 1947 yılında kaleme aldığı ‘’Çirkince’’ adlı hikâye vesile oldu. Hikâye ismi olarak da enteresan tabi ki ama bakalım ne anlatmak istemiş Sabahattin Ali.

            Yazar bu hikâyede çıkacağı bir tren yolculuğunun öncesini anlatıyor. Gideceği sefere daha uzun saatler olduğu için vaktini nasıl değerlendireceğini düşünüyor. Daha sonra bulunduğu mevkie yakın olan bir köy geliyor aklına. Bundan yaklaşık otuz yıl önce kendisi daha çocukken bir sebeple de olsa annesiyle birlikte Çirkince köyüne gidiyor. Bu köy yeşilin yeşil olduğu, incir yapraklarının göz aldığı, üzüm salkımlarının insanı kendine çektiği bir köy. Tarım yapan, toprağı işleyen, insanı da toprağın verdiği samimiyeti yüzüne vuran türden bir yer. Sait Faik “Ben dünyada balıkçıları, toprakla uğraşan rençberleri severim. Yalnız onları… O kadar…” diyerek bu duruma destek vermiş yeterince. Bu köyün görüntüsünde de insanında da o sevilesi sıcaklık varmış. Böyle bir yerin adı nasıl olur da Çirkince olur demiş yazar kendi kendine. Tabi bunu çocukken soruyor kendine ama o zamanlar çok sevdiği için burayı otuz yıl aradan sonra tekrar gidip görmek istiyor vakti varken. Biraz uzak kalıyor bulunduğu konuma ama civar köylerin birine gidip sorup soruşturuyor Çirkince’ye varmak için.

            Köy kahvesinde otururken emekli bir öğretmen geliyor Sabahattin Ali’nin yanına. Köylüler haber vermiş olsa gerek, adam bir at getiriyor yazarımıza. Atı telsim etmeden merakından ‘’Ne işin var orada’’ diye soruyor emekli öğretmen. Sabahattin Ali, görmek istediğini anlatıyor çok fazla detay vermeden adam da ‘’Bu sıcakta gitmeni tavsiye etmem ama sen bilirsin.’’ deyip atı ödünç veriyor yazarımıza.

            Sabahattin Ali aradığı köye ulaştığında aradığı gibi bulamıyor. Çocukken geldiğinde kaldığı ev harabe olmuş, o verimli topraklar eskisi gibi kullanılmıyor, tarımla uğraşan yerliler kalmamış köyde. Rastgelen birkaç kişiden duyduklarına göre topraklar hep birkaç zenginin elinde toplanmış, onlar da orada yaşamıyormuş. Toprağını satan köylüler de pek yaşamaz olmuş burada. Gerçi hoş toprağını satmayan nadir kişiler de köyde insan olmadığı için işleyememiş. Öyle böyle boş bir harabeye dönmüş zamanla köy.

            Neyse yazarımız ödünç aldığı atı teslim etmek için geri dönüyor. İçinin burukluğu yüzüne vurmuş olsa gerek emekli öğretmen ‘’Gördünüz mü Çirkince’yi?’’ diyerek alaycı bir bakış atıyor. Emekli öğretmen tam ayrılacakken müsaade buyurarak o köyün adının artık Çirkince olmadığını söylüyor. Zamanında valilik kararıyla vatanın böyle güzel bir köşesinin adı Çirkince olmamalı deyip köyün adı Şirince olarak değiştiriliyor. Şimdi ise yılın belli dönemlerinde rağbet gören turistik bir tatil köyüne dönüştü Şirince.

            Bir tarım köyü Çirkince’den bir tatil köyüne evrilen Şirince’nin değişim öyküsü bu şekilde. Değişimin sürekli olduğu dünyada kim bilir daha nelerin farkına varamadık, kim bilir daha neler öğreneceğiz.   

Her İnsanın Bir Cümlesi Olmalı

‘’Ölüm bilinci insanı kendi cümlesini düşünmeye davet ediyor. Bana öyle oldu.’’ diyerek noktalamış yazısını zamanında. Ben de bugün bu cümleyle başlıyorum yazıma. Aslında bu tamamen ona ait bir yazı olacak. Bu yazı, bugün aramızdan ayrılan psikolog ve yazar Doğan Cüceloğlu anısına. Ve ben bugün sadece bir aracı onun kaleminden bir yazıyı sizlerle paylaşacağım.

Her insanın bir cümlesi olmalı kararını verdikten sonra ‘’Çocukluğunu doya doya yaşamanın önemini anlamış bir toplum oluşturmaya katkıda bulunmak.’’ olarak belirlemişti bu hayattaki cümlesini Doğan Cüceloğlu.

Bizlere çocuk ruhuna eğilmeyi, çocukluğu yaşamanın önemini sürekli aşılamaya çalıştı. Bir çocuğun nasıl yetiştirilmesi gerektiği, doğru tutumları ve sorumluluk bilincini nasıl edineceği konusunda ışık tuttu. Doğru yetiştirilen her çocuğun toplum için birer tohum olduğunu hatırlattı. Bunlardan öte nasıl kendimiz olacağımızı, nasıl özgür ve sorumluluk sahibi yetişkinler olacağımızı bizlere hatırlattı. Bizi bize fark ettiren güzel insan, toprağın bol olsun.

Sevgi, saygı ve rahmetle anıyor ve sizleri Doğan Cüceloğlu’yla baş başa bırakıyorum.

“ Maydanoz Doğan ”

Bir düşünür, “Büyük insan tek bir cümledir,” demiş. Bu bana doğru geldi. Sevgili lise edebiyat öğretmenim Cahit Okurer benim gözümde büyük bir insandı ve cümlesi, “Olabileceğim en iyi öğretmen olmak,” idi. Gerçekten de çok iyi bir öğretmendi ve benim kendi cümlemi bulmamda onun katkısı büyüktür. İstanbul Üniversitesi’nde Hocam Prof. Mümtaz Turhan’ın temel cümlesi şuydu: “Bilimsel tutum ve bilimsel düşüncenin Türk toplumunda yaygınlaşıp kök salmasına hizmet etmek.” Ömrü boyunca çabalarını ve üretimini bu temel cümlenin etrafında topladı. Bu iki öğretmenim, olabileceğim en iyi bilim insanı olmam yönünde beni derinden etkiledi.

Kendime sordum, benim “cümlem” var mı, varsa ne, diye. Evet var ve içimin keşfettiği şu: “Çocukluğunu doya doya yaşamanın önemini anlamış bir toplum oluşturmaya katkıda bulunmak.” Bu cümleyi düşündükçe mutluluk duyuyorum. Biliyorum, bu yaşamda benim gönlümün muradı bu.

Bu cümlenin içinde benim için neler var:

• Önce toplumla ilgili bir gözlem var: Diyor ki, içinde yaşadığım toplum çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasının önemini yeterince kavrayamamış, tam bilincine varamamış bir toplumdur.

• İkinci olarak da bu cümlenin içinde benim için bir eylem planı gizli: Yaşamımın anlamı bu cümleyle tutarlı yaşamama bağlı.

Çocukların çocukluğunu doya doya yaşamasının öneminin yeterince kavranamamış olduğu benim için aşikâr; bu konuda benimle hem fikir olmaya bilirsiniz. Burada kanıtlar sıralamayacağım. Zaten İçimizdeki Çocuk, Yetişkin Çocuklar ve Korku Kültürü kitaplarında yeteri kadar bu konuda gözlemler yapıyorum.

Biliyor musunuz, aslında bu yazıyı kendim için yazıyorum. Ömrümün geri kalan kısmını temel cümlemle tutarlı geçirmem için nelerin farkında olmalıyım? Bunun ne demek olduğunun iyice bilincine varmak için yazıyorum.

İlk farkına varmam gereken şey, sanırım, ne kadar zamanımın, üretken ömrümün kaldığı.

Şu an yetmiş dört yaşındayım. Bilinmez ama diyelim ki, seksen beş yaşına kadar üretken bir yaşamım var. Bu aşağı yukarı on bir yıl eder. Her yıl bir ay kadar çocuklarımı ziyaret ve yaz tatili olarak düşünecek olursam, yılda on bir ay çalışmış olurum; demek ki toplam 121 ay üretici ömrüm kaldı. Bu kadar ay, 484 hafta eder. Haftanın beş günü çalışırsam, çalışma günü olarak 2420 günüm var demektir. Günde dolu dolu sekiz saat çalıştığımı düşünelim, demek ki üretici olarak kullanabileceğim 19,360 saatim var. Otuz yaşında olsaydım, seksen beş yaşına kadar üretici olarak kullanabileceğim 96,800 saatim olacaktı. Ben otuz yaşındayken birisi benden bir saatlik bir zaman istese idi, zamanımın 1/96,800’ini almış olacaktı. Ama biri benim şimdi bir saatlik zamanımı aldığında, zamanımın 1/19,360’ını almış oluyor. Yani otuz yaşımdaki beş saatime denk bir değeri almış oluyor.

Demek oluyor ki, yetmiş dört yaşındaki Doğan zamanımı planlarken otuz yaşındaki Doğan’ın bilincinden daha duyarlı biri olması gerekiyor.

Zamanımı kullanırken daha duyarlı biri olmak ne demek?

“Maydanoz Doğan” olma durumuna son vermem gerekiyor. Maydanoz her yemeğe, salataya konabilecek bir sebze. Doğan da insanla ilgili her konuda konuşabilecek biri olarak algılanıyor ve davet ediliyor. Bana gelen mektup ve davetleri şöyle bir gözden geçirdiğim zaman görüyorum ki akla gelen tüm insan sorunlarıyla ilgili yazmam ve konuşma yapmam isteniyor.

Çocuğum altını ıslatıyor.

Kocamın annesi çok kıskanç, beni kıskanıyor.

Patron bazı çalışanları ayırt ediyor.

Ben ortanca çocuğum, bunaldım.

İş bulamıyorum, bana yardım eder misiniz?

Sevgilimin annesi babası beni kabul etmiyor, kendimi nasıl kabul ettirebilirim?

Çalışanlar işyerinde kaytarıyor; güler yüz yaramıyor. Ne yapayım?

Psikoloji bölümünü seçmek istiyorum; doğru mu karar veriyorum, bana yardım eder misiniz?

Hocamız “A” konusunda bir ödev verdi; bana bu konuda yardım etmenizi istiyorum.

“M” kentindeki “S” okulunun “B” derneğinin başkanıyım, lütfen bize gelin ve “Z” konusunda bir konuşma yapın.

“X” konusunda bir kitap yazdım, ekte gönderiyorum, lütfen okuyun ve bana bu kitabı bastırmam için yardım edin. (Bu taleplerden her hafta en azından bir tane alıyorum.)

Sizin kitaplarınızı okudum, sizi çok beğeniyorum, sizinle tanışmayı çok istiyorum; sizinle tanıştıktan sonra, yakın arkadaşlarımın da sizi tanımasını istiyorum.

Bir arkadaşımla “N” konusunda tartıştık; o şöyle dedi, ben böyle dedim. Hangimiz haklıyız, lütfen bildirin.

Depresyondayım, lütfen bana umut ve neşe verecek bir şeyler yazın.

Ve benzeri… . .

Benim temel cümlemi hatırlayalım: “Çocukluğunu doya doya yaşamanın önemini anlamış bir toplum oluşturmaya katkıda bulunmak.”

Çocukların yaşamını etkileyenler/etkileyecek olanlar kimler? Şimdiki anneler, babalar, öğretmenler, geleceğin anneleri, babaları, öğretmenleri. Evet, yazacağım kitapların, vereceğim konferans ve seminerlerin, yapacağım televizyon programlarının hedef kitleleri bunlar olmalı. Zamanımı da ancak bu cümleme hizmet eden taleplere harcamalıyım. Bu da benden talepte bulunan bazı kişileri hayal kırıklığına uğratabileceğim anlamına geliyor.

İşte böyle.

Ölüm bilinci insanı kendi cümlesini düşünmeye davet ediyor. Bana öyle oldu.

Doğan Cüceloğlu (22.01.2012)

http://www.dogancuceloglu.net/yazilar/792/maydanoz-dogan/

16 Şubat 2021

Not: Yayımda yaşanan aksaklık nedeniyle tarih ikilemi olmuştur. Yazının asıl tarihi 16 Şubat’tır.

İki Simit Bir Yolculuk

Sabah erken kalkınca biraz kitap okumaya, birkaç bir şey yazmaya vakit ayırdığı için ya da koşuya çıkıp spor yaptığı için mutlu hissederdi kendini. Ama bu hissi son zamanlarda pek de yaşayamamıştı Erdem. Soğuk havalar onu biraz tembelleştirmiş yatağıyla olan bağını biraz da güçlendirmişti sanki.

Bu sabah da son bir iki haftada olduğu gibi istediği saatte kalkamamıştı yatağından. Aslında istediği saatte uyanmış ama harekete geçme isteği gelmemişti içinden. Sonra da önceden daha hevesliydim sanki deyip kapattı gözlerini. Tekrar uyandığında biraz geç kalktığı için kendine şikâyet ederken uyuşuk bir halde lavaboya gitti. Sonra sabah rutini olarak yatağın başucuna uyumadan önce koyduğu bir bardak suyu içti. Sağlığı için sabah uyanınca su içmenin faydalı olduğu biliyordu.

Usulca pencerenin kenarına gidip perdeyi çekti bir çırpıda. Geceden yağan kar da sanki bir çırpıda bembeyaz yapmıştı şehri. Pencere kenarında evinin dağlara bakan manzarasında bir an duraksadı. Sonra aklına evde ekmek kalmadığı geldi. Bu soğukta kim çıkacak dışarı dercesine giydi kabanını üzerine. Eldivenini, beresini takarken vestiyerin üzerinde bolca bozuk para olduğunu görünce iki de simit alayım dedi içinden. Kendisi değil de bozuk paralar karar vermişti sanki çay simit keyfine.

Kar yağması onun için pek bir anlam ifade etmiyordu artık. Etraf bembeyaz ama o görevlendirildiği sınava takılıp alması gereken belgeler için Milli Eğitim Müdürlüğü binasına gitmesi gerekiyor mu onu düşünüyordu. Eldivenini çıkarıp dokunmadı bile çıplak ellerle yeni yağmış karlara, sırf ellerinin üşümemesi için. Sınav saat kaçtaydı, faturaları ödemiş miydi, ayın kaçı bugün, kiraya ne kadar kaldı… Çocuklar çok keyifli bir şekilde karda oynuyordu Erdem tüm bunları hesap ederken. Şu anda daha büyük bir keyif yoktu muhtemelen. Hayattan keyif almanın birazcık çocuk kalmakla bağlantısı vardı belki de. Kendi çocukluğundaki yaptığı kardan adamlar, saatlerce süren kartopu savaşları geldi aklına. O zaman parmak uçlarını hissetmese de soğuktan sımsıkı yapıp fırlatırdı kartoplarını. Soğuk bu akıl almaz mutluluğa engel değildi o zaman. Tek derdi çorabına kadar ıslanmış vaziyette eve gidince annesinden işiteceği azardı. Olsun, nihayetinde üzerindeki kıyafetleri değiştirdikten sonra sobanın başucunda yorgunluğun getirdiği tatlı bir uykuya dalacaktı. Büyüdükçe kendisiyle birlikte dertler de büyüyordu galiba. Çocukların oyununu ufak bir tebessümle düşünürken tüm bunlar geçmişti aklından. Bu sırada bir miktar yol yürüyüp iki tane simit almıştı çayının yanına. Simitler sıcacıktı ve evde bekleyen çayı da öyle olacaktı. Gülümsedi ve benimki de çocuklarınkinden çok aşağı kalır bir keyif değil dedi kendi kendine.  Ardından bu keyfi bekletmemek için evine doğru hızlandı adımları.

Yalnız eve gelir gelmez ilk işi uyandığında yaşayamadığı hissi yaşamak için pencereden manzarasına bakmak oldu. Bulutlar bembeyaz dağlara eşlik etmek için oradaydı. Sonra fotoğraf makinesini alıp bu eşsiz görüntüyü ölümsüzleştirdi. Bir kez daha farkına vardı; hayata bu şekilde bakabildiği sürece mutluluk tükenmeyecekti…

53. Sokak’ta Beş Dakika

            Bahar yavaş yavaş yüzünü gösteriyor, havanın da ısınmasıyla yeryüzü daha bir renkli görünüyordu artık. Düğünler, şenlikler de başlıyor hal böyle olunca. Yılın bu vakitlerinde hafta sonunun sessizliğini bozan düğünler, doğanın canlanmasıyla birlikte boy gösterdi.

            Bir fotoğrafçıda çalışıyordu Halil ve bu zamanlarda hafta sonları düğünlere gidip çekim yapıyordu. Çok haz etmese de düğünlerden yaklaşık üç yıldır bu fotoğrafçıda çalışıp para kazanıyordu. Evden çıkmıştı yine bir gün çekime yetişmek için koştur koştur. Pazardı günlerden çok belliydi. Sabahın onunda hiç ses çıkmayışından anlamıştı, sıralı dizilmiş apartmanların bulunduğu sokaktan. Boydan boya sıralı apartmanlardan oluşmuş bir sokak ama birbirini tanıyordu çoğu kişi. Betonlaşmalar burada yok etmemiş komşuluğu, paylaşmayı henüz. 53. Sokak’ta…

            Halil tanımazdı ama öyle herkesi. Ev sahibi Mehmet Abi’yi çıkarırsak bir karşı komşusu Anıl bir de alt katta yalnız yaşayan ve asansör dışında selamlaşmadığı Ertuğrul. Ha bir de apartman yöneticisi Mustafa. Zaten Mustafa da her seferinde unutur Halil’in kim olduğunu, aidat zamanlarında geri hatırlardı. Halil de her ay gitmezdi ama aidat için. Ay ay vermeye utanırdı o parayı, borcunu biriktirip toplu verirdi iki üç ayın aidatını birden. Bazen önden versem iki üç ayın aidatını diye düşünür ama ”Ne olacağımız belli mi vaktinden önce niye vereyim ki?” diyip vazgeçerdi bu fikrinden. Bunun da etkisi vardır Mustafa’nın ara ara Halil’i unutmasında. Gerçi parayı vermek için gittiğinde de kapıyı ya çocuğu ya eşi açtığından pek gördüğü de söylenemez Mustafa’nın Halil’i. Gayet de normal aslında. İnsan ayda yılda bir gördüğü insanı nasıl tanısın?

            Tüm bunlara rağmen yine de sokakta birbirini tanıyan aileler, onların birlikte oyun oynayan çocukları, kadınların balkondan balkona sohbetleri, futbol maçına dalmış çocukların akşam yemeği vakti ailesi tarafından çağrılması hoşuna giderdi Halil’in.

­—”Yusuf hadi oğlum yemek hazır eve gel!” cümlesini annenin ağzından:

—”Tamam anne beş dakikaya geliyorum.” çocuktan duyardı. Herkese yabancı da olsa bir nebze mutlu oluyordu bunlara şahit olunca insan. Özellikle de çocukluğu böyle geçince insanın…

            Beş dakika daha fazla oynamaktır çocuğun derdi o sokakta. Halil de zamanında kendisinin böyle olduğunu hisseder. Zamanla evlere hapsolan, betonarmelerin içinde büyüyen çocuklara üzülür bazen de. O çocuklar beş dakikanın ne kadar önemli bir şey olduğunu bilmeyecek belki hiç. Beş dakikanın nasıl büyük bir zaman dilimi olduğundan bi haber çocuklar yetişiyor diyip iç geçirdi Halil. Beş dakikanın gözünde küçüldüğünü hissetti aslında. Arada biraz da buna üzüldü belliydi. Büyüdükçe zaman daha hızlıydı, daha fazla sorumluluk, daha fazla tasa demekti büyümek. Tek derdinin beş dakika daha fazla oyun oynamak olmasını istedi belki de o an. Sonra çekime gitmeden beş dakika evde kahve içip düşünmeye dalmak gibi bir derdi olduğu geldi aklına. Birden gülümsedi kendi kendine öyle olunca. Evet başka sorumluluklar vardı; işe gidecekti, para kazanacaktı, eve dönünce ne yemek yapacaktı? Olsun dedi ama o kıymetli beş dakikanın hevesini bir nebze de olsa hissetti. Tüm bunları düşünürken sokağı ortaladığını fark etti. Saatine baktı otobüs beş dakikaya geçecekti duraktan. Beş dakika yeniden küçücük göründü gözüne ve otobüse yetişmek için hızlı adımlarla geçti 53. Sokak’ın kaldırımlarından…